gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



Ece Temelkuran ile Röportaj

Ece Temelkuran ile Röportaj - (29.4.2002)

<FONT size=2>
<P>Milliyet gazetesi yazarlarından Ece Temelkuran ile röportaj/ Özgün Tanglay, 5 Nisan 2002, Ankara</P></FONT><FONT face="Times New Roman" size=2></FONT><B><FONT size=2>
<P>Ece Temelkuran ile kırmızı şarap eşliğinde; seyahat, yollar, rotalar ve haritalara dair…</P></B><U>
<P>Özgün:</U> "Seyahat hayatınızda ne kadar alan kaplıyor?" sorusuyla başlamak istiyorum sohbetimize. Seviyor musunuz yolları?</P><U>
<P>Ece:</U> Bu ara çok yer kaplıyor. Geçen yıl ortasından beri sürekli dolaşıyorum. Evime çok az gittim, onu söyleyebilirim. Benim için seyahatin en önemli yeri, otel odaları. Hem yurt içinde, hem de yurt dışında. Oralardaki mülksüzleşme duygusunu seviyorum; hiçbir şeyin bana ait olmayışını; ve dolayısıyla hafifleme halini… Hayatımda daha fazla yer kaplamasını istiyorum onun. Bir yandan korkutucu bir şey bu, mülksüzleşme ve hafifleme hali; ama insanı çok özgürleştiren bir şey. Bu yüzden daha çok yer kaplamasını istiyorum. </P></FONT><FONT face="Times New Roman" size=2></FONT><U><FONT size=2>
<P>Özgün:</U> Bu gidişler işinizle mi ilgili çoğunlukla?<IMG height=350 alt="" hspace=10 src="http://gezgin.com/dergi/yazi/87/ece-5.jpg" width=262 align=left vspace=10 border=0></P><U>
<P>Ece:</U> ... İş ile hayat benim için ayrı şeyler olmadığı için, söz gelimi ben bir bilgisayar pazarlamacısı olmadığım için, bunlar hayat gezileri aslında. Çünkü oraya gittiğim zaman da işimi yapıyorum. Ama iş dediğim şey, otel odasının penceresinden, Stockholm'de diyelim, kar kaplı bir çocuk bahçesine bakıp hayal kurmak, onları yazmak. Siz burada onları okuyunca, ben para kazanıyorum. Güzel bir işim var yani…</P></FONT><FONT face="Times New Roman" size=2></FONT><U><FONT size=2>
<P>Ö:</U> İşinizden bahsedersek, başka yaşamlarla kesişmeyi seviyor oluşunuz, meslek seçiminizde rol oynadı mı? Yoksa yazıya olan tutkunuz muydu sizi yönlendiren? </P><U>
<P>E:</U> Yazı en başından beri vardı. Okuma yazmayı öğrendiğimden beri yazı yazıyorum; hatta belki daha da öncesinden beri. Yazı yazdığım için mi insanlara bakıyorum; yoksa insanlara baktığım için mi yazı yazmaya başladım, bilmiyorum. Ama başka türlü bir göz sahibi olarak doğduğum ortada; yani ben öyle hissediyorum. Bunu çok da abartmak istemiyorum "ben farklıyım" gibi ama... </P>
<P>Bu meslekte, sabahleyin ölüm orucuna, öğlen bir holdingin açılış kokteyline gidip, akşam Birleşmiş Milletler'deki toplantıya katılıp, gece kendi evinizde, kendi zavallı hayatınızla beraber kalıyorsunuz. Elbette bu yazı için korkunç bir malzeme, bir laboratuvar her şey. Belki Gabriel Garcia Marquez dünyadaki en iyi örneği bunun. Çünkü insanlar gazeteciliğin edebiyatı öldürdüğünü düşünüyorlar; ama Marquez bunun tersini ispatlıyor. Ben de öyle bir örnek olmak isterim. </P></FONT><FONT face="Times New Roman" size=2></FONT><U><FONT size=2>
<P>Ö:</U> Hangi kentlerde yaşadınız bugüne kadar?</P><U>
<P>E:</U> İzmir, Ankara, İstanbul…yerleşik olarak.</P></FONT><FONT face="Times New Roman" size=2></FONT><U><FONT size=2>
<P>Ö:</U> Bu kentlerin sizi etkilediğini, değiştirdiğini düşünüyor musunuz?</P><U>
<P>E:</U> Evet çoook... Çok fazla düşünüyorum bunu. Fakat önce şunu söyleyim ki, hiçbirisine tam yerleşemedim. İstanbul'a yerleşmiş gibi de hissetmiyorum kendimi. Ben hep iki şehirde yaşadım: İzmir/Ankara, şimdi Ankara/İstanbul… Ve biliyorum ki Ankara'nın bölümü bitiyor artık. İstanbul ile X bir yer olması gerekiyor. Bu X yer muhtemelen Londra olacak. Öyle bir his var içimde. Daha gitmedim Londra'ya hiç; ama böyle olacağını hissediyorum. </P><U>
<P>Ö:</U> En sevdiğim Avrupa şehri!</P><U>
<P>E:</U> Oranın beni karşılayacağını düşünüyorum. Nedenini hiç bilmediğim böyle bir his var içimde. Dediğim gibi, kentler acayip etkiledi beni. İzmir'de biraz hoppa bir hayat vardı Ankara'ya göre; ya da Türkiye'nin geri kalanına göre, Doğu'suna göre... İzmirliler böyle deyişime kızabilirler belki, ama onlar İzmir'in gerçeğini yaşadıkları için bunun hoppa bir gerçek olduğunu bilmiyorlar. </P><U>
<P>Ö:</U> İzmirli kadınlardan bahseden bir yazınız geldi şimdi aklıma...</P><U>
<P>E:</U> Hii!!!... Geçenlerde o bana "ne güzel bir yazı" diye forward edilmiş; altında imzam yok! Ben de "teşekkür ederim, ama bunu ben yazdım" diye cevap göndermek zorunda kaldım. </P>
<P>Ankara'ya gelince Türkiye'nin ne olduğunu anladım ben. Mesela Kürt diye bir şeyi ilk Ankara'da duydum. Ondan sonra, bu kadar dertli, ağır insanları ilk Ankara'da gördüm. Bir de gazeteciliğe Ankara'da başladığım için, devleti, sistemi burada tanıdım. Sonra, buranın bir terbiyesi vardır. Murathan Mungan bir kere bana "oturma odası terbiyesiyle davranır Ankaralılar, İstanbul'da herkesin bıçakları ortadadır" demişti. İstanbul'a gittim. Meğer kimsenin bıçağı ortada değilmiş; arkalarında saklıyorlarmış. Birincisi o; oturma odası terbiyesi yok. Bir de İstanbul'da ortak bir dil yok. Ankara'da bu var; daha çok üniversitelilerin oluşturduğu ortak ve belirli bir dil. Bu güzel aslında; insanlara kendilerini rahat hissettiren bir şey, kolay ilişki kurmayı sağlayan bir şey. İstanbul'da böyle bir şey yok. Daha çok çarpışan diller ve çarpışan duygular var. Orada kaosu gördüm ve bu da iyi oldu. </P><U>
<P>Ö:</U> şöyle, gidip de dönmesem dediğiniz, çok etkilendiğiniz bir kent var mı? <IMG height=292 alt="" hspace=10 src="http://gezgin.com/dergi/yazi/87/ece-8.jpg" width=350 align=right vspace=10 border=0></P><U>
<P>E:</U> Perugia/İtalya. Ben kuzey İtalya'yı çok severim. Paris'i de çok severim, ama orası biraz kartpostal; yani Paris kendinin çok farkında ve bu güzel değil; çok farkında Paris olduğunun. Bu hoşuma gitmedi. Moulin Rouge'un tam karşısında bir kafede kanyak içmiştim. "Moulin Rouge, Moulin Rouge olduğunun çok farkında" diye de yazmıştım. Eiffel eiffel olduğunun çok farkında ve Parisliler Parisli olduklarının çok farkındalar. </P><U>
<P>Ö:</U> Mütevazi bir şehir değil yani?</P><U>
<P>E: </U>Mütevazilikle alakası yok. Artık kendi kendisini hediyelik eşyaya dönüştürmüş bir şehir orası. Kendini hediyelik eşya parçalarına bölüp satan bir şehir. Bu, Parisliler bunu istemese de böyle olan bir şey. </P></FONT><FONT face="Times New Roman" size=2>
<P> </P></FONT><U><FONT size=2>
<P>Ö:</U> Yolculuklarınızda yalnız olmak, başka insanların yaşamlarıyla kesişme olanağını yaratıyor mu? </FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> Benim işlerim, örneğin Stockholm'e, business classla gidip gelmeyi gerektiren işler olduğu için, öyle bohem anlamda bir yol dostluğu, uzun yolculuklar filan olmuyor; ama komik şeyler oluyor. Roma hava alanında şöyle bir şey oldu mesela: Roma hava alanının hiçbir yerinde sigara içilmiyordu ve orada barmen bir kadınla ben, kenarda, tuvaletin içine girip, sigara içerek konuşmuştuk, ve bu çok hoşuma gitmişti. Koreli adam da üstümüzden tuvaleti kilitlemişti filan... Yani böyle çok komik şeyler başıma gelir benim. Hakikaten hayatım bir komedi, bir macera gibi yani. Öyle yol dostlukları gibi değil ama, çok enteresan dostluklarım oldu. şimdi bir çok ülkede, tanıdığım pek çok insan var...</P><U>
<P>Ö:</U> Tatil kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz? İnsanların özlediği o mutlu ve eğlenceli tatil imajları hakkında... <BR><U>E:</U> Söylediğim gibi, hayatımda "tatil" ve "iş" diye iki ayrı şey olmadığından, o vaat edilmiş cennet, tatil filan; aslında öyle bir şey yok benim için. Bir zamanlar, öyle bir tatil yapmaya çalıştığım oldu. Yorucu bir şey ve bittikten sonra gerçekten bir tatile ihtiyacınız oluyor. Bu, orta sınıfın zavallıca debelenmelerinden bir tanesi diyorum; hani o 4 gece 3 günlük organizasyonlar, 5 yıldızlı oteller filan... Çok zavallı oluyorlar. Yani hakikaten ben bunu kendi gözlerimle gördüm. Hiç eğlenmedikleri gibi, sürekli birbirlerine bakarak zaman geçiriyorlar. Eğlenmek zaten Türkiye'de birbirine bakmaktan ibaret sanki. Öyle değil mi? İnsanlar birbirlerini izliyorlar ve böylece eğlenmiş olarak evlerine dönüyorlar. Bu, dansederken de böyle, tatil yaparken de... Hep böyle! Türkiye'de eğlenme kültürü olmadığı için, tatilde, "yatma" diye bir şey oluyor. Yatmak ve yemek yemek gibi iki önemli işlevin bir araya getirildiği o sıkıştırılmış zamana "tatil" diyoruz filan... İnsanlar, değişik bir şey yapma, hayatlarının dışına çıkma diye bir şey pek bilmiyorlar galiba. Benim gördüğüm kadarıyla genelde orta sınıf böyle bir şey bilmiyor. </P><U>
<P>Ö:</U> Çünkü "tatil" diye tanımlanan o zaman diliminde de hayatlarındaki her şeyi aynı şekilde devam ettirme çabasını güdüyorlar. Aynı yaşam standartını korumaya çalışıyorlar ve yolun onlara sunacağı yeniliklere pek fırsat vermiyorlar, değil mi?</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> Evet, evet...</P><U>
<P>Ö: </U>Son zamanlardaki seyahatiniz hangi yöndeydi? </FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> En son Stockholm'e gittim. Orası da çok enteresan, sevdim. Hiç seveceğimi düşünmüyordum… Hoş bir yer. </P><U>
<P>Ö:</U> Seyahatleriniz nasıl oluyor genelde?</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> Ben rahat bir hayat yaşıyorum; bir çok insana göre çok daha rahat... Tabii insan okudukça, gezdikçe filan zevkleri biraz inceliyor. Bir yerde pahalı zevkleri olan –o kadar da pahalı değil de işte- ortanın biraz üstü biriyim. Ben de işçiyim sonuçta; yani biraz daha pahalıya çalıştırılan bir işçiyim. Ama tuhaf bir şekilde istiyorum "Paris'e gidince Champs-Elysées'de bir kahve içeyim" gibi şeyler. Mesela benim kardeşim nefret eder lüksten, çünkü o tam bir anarşisttir. Ben seviyorum öyle şeyleri, maalesef yani. Sevmemeyi isterdim. Bu yüzden de öyle sırta çantalar almalar filan, bazen yaptığım şeyler... çok nadir... Olympos mesela; en sevdiğim yer. Olympos...
Oraya gittiğim zaman bambaşka bir insan oluyorum. Hiç böyle lüks müks... hiiiç aramıyorum.</P><U>
<P>Ö:</U> Kendimizi objeler üzerinden tanımladığımız bir sistemin içinde yaşıyoruz. Bu noktadan baktığımızda, "gezgin"lik de, bir imaj değil mi sadece? Sırt çantanız ve dağcı botlarınız varsa, tamam artık, siz bir gezginsiniz; sizden beklenen davranış kalıplarını giyinmeye gebesiniz...</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> İnsanlar, bir hayatı yaşamak için onu yüceltmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Biraz etrafına kenar süsü yapmak istiyorlar. Bu "backpacker"lar, "botları giydim ve tamam ben çağdaş bir seyyahım" havaları... Biraz havalı durumda yani, ve de son derece gereksiz! Gezmek böyle bir şey değil. Biraz kafanın içiyle ilgili bir şey. </P><U>
<P>Ö:</U> Ben de tam, seyahat kavramını başka bir boyuta taşıyarak devam edelim sohbetimize diyecektim. Gezginlik felsefesi tam olarak bunu kapsıyor bence. Seyahat etmek; görmek, tanımak ve ilerlemekse; keşfetmekse... Çok uzaklara ihtiyacımız yok aslında. İçsel bir seyahat de olabilir bu. Ya da yaşamın kendisini seyahat olarak görüp, onu daha keyifli kılmak belki?</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> Ben, çok küçüklüğümden beri, mutlu olmak ve keyif almak için yaşamadım. Keyif yerine ben şu sözcüğü kullanırdım: "tadına bakmak". Yani daha iyi görmek, daha çok görmek her şeyi; daha geniş görmek. </P><U>
<P>Ö:</U> Sizin yaşam seyahatiniz nasıl peki? Haritanız, rotanız var mı? <IMG height=411 alt="" hspace=10 src="http://gezgin.com/dergi/yazi/87/ece-9.jpg" width=200 align=left vspace=10 border=0></FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> Var... Çok net hem de. Maalesef... Kendimden çok da hoşlanmıyorum o konuda ama, çok net. Ben bütün bunların olacağını biliyordum. Üç aşağı, beş yukarı. Tam olarak değil belki ama, bir yazar olacağımı biliyordum; böyle bir insan olacağımı biliyordum. Bir kere de yazmıştım zaten; "korkularınız mı yoksa istekleriniz mi sizi yönlendiriyor, buna iyi bir bakın önce" diye. Aslında öyle dememe rağmen, beni de birçok insan gibi korkularım yönlendirdi. 16 yaşımda, 30 yaşına geldiğinde taze fasulye ayıklayan bir kadın olacağım diye çok korktuğum için, hiç taze fasulye ayıklamadım. Çok ciddi söylüyorum bunu... Ve şimdi taze fasulye ayıklıyorum. Bunu şundan anlatıyorum; hayatın bir şöyle, bir de böyle bir rotası yok... Hayat daha yayvan bir şey. Ve sandığınız gibi, ya öyle ya da böyle bir insan olmuyorsunuz. Birkaç ay sonra 30'uma gireceğim ve benim öğrendiğim şey bu. Bir şeye karar verebilirsen yapabilirsin. Ama nasıl bir insan olacağına çok karar veremiyorsun. Gençken kendini hırpaladığında hep şöyle derler: "Kendini rahat bı040506 0:10:15 read_const: Got error 126 when reading table ./gezgindb/foto_album
040506 0:10:15 read_const: Got error 134 when reading table ./gezgindb/dergi
040506 0:11:27 read_const: Got error 126 when reading table ./gezgindb/foto_album
040506 0:11:43 read_const: Got error 126 when reading table ./gezgindb/foto_album
bu su yollarına göre oluşuyor zaten bence. Tıpkı bütün haritalar gibi aslında, bütün uygarlıklar gibi... İnsanın kendi içinde kurduğu uygarlık da o su yollarına göre oluşuyor. Asıl isteklerin o suların aktığı yönlerde oluşuyor. Sen, korkularınla belki, o suların yönlerini değiştirmiş oluyorsun o zamana kadar. Ama kendini korkularından birazcık serbest bırakınca, sular akmaları gereken yerlere akıyorlar ve sınırlar çiziliyor.</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><FONT size=2>şu andaki en büyük amacımı nedir biliyor musunuz? Korkmamak... En önemli şey bu... Hiç korkmamak. Çünkü kendi hayatının haritasını çıkarman için -ben böyle düşünüyorum- kendi gücünle buluşman gerekiyor. Her insanın bir gücü var aslında. Bugün, bu dünyada, bu düzende çok hırpalanmış ve çok azaltılmış; eksiltilmiş bir güç olabilir bu. Ya da hepimizin gündelik hayatlarında, sorumluluklarında ve mecburiyetlerinde çok üstü kapanmış, amorflaşmış, şekli bozulmuş bir güç olabilir. Ama her insanın içinde bir güç var aslında. Ve insan korkularından kurtulduğu zaman bu güçle buluşuyor ve gerçekten istediği şeyleri, yapması gereken şeyleri yapmaya başlıyor. O yüzden de benim "şunu olmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum, şuraya sahip olmak istiyorum" diye bir amacım yok... Öyle bir şey değil. Benim en büyük isteğim korkmamak, yani kendi içimdeki korkulardan kurtulmak. Özgürlük de, gerçek yolculuk da aslında o zaman başlar.</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><FONT size=2>En klişe anlamıyla bu biraz oluruna bırakmak galiba… "Bırak aksın" gibi bir şey.</P><U>
<P>Ö:</U> Su akar, yolunu bulur gibi?</FONT><FONT face="Times New Roman"><BR></FONT><U><FONT size=2>E:</U> Her klişe yanlış değildir, o klişe de doğrudur aslında</P><U>
<P>Ö:</U> Yakın gelecekte rotanızda beliren seyahatlerinizi sorsam? </P><U>
<P>E:</U> Önümüzdeki zaman içinde oldukça çok gezeceğim: Afyon, Bursa, İzmir, Diyarbakır… İstanbul'a geldikten sonra tekrar Madrid, Prag, Moskova... şimdilik yapılan planlar böyle görünüyor. Ama asıl ilgilendiğim seyahat hakikaten içsel seyahat. Bunu da iyice mistik bir şey gibi sunmak istemiyorum. Ama insanın kafasının içinde çıktığı bir seyahat var ki, dünyanın herhangi bir yolunda karşılaşabileceğinden çok daha büyük tehlikeler içeriyor. Çok daha zorlu ve hırpalayıcı bir yol bu. Ben bunun için yazıyorum. Gazetedeki yazılarımda bazen bunun için yazıyorum, ama asıl edebiyat yazdığım zaman hep bunun için yazıyorum.</FONT><FONT face="Times New Roman" size=2><BR></FONT><FONT size=2>Yeni kitabımın başlangıcına da şöyle yazmıştım yanlış hatırlamıyorsam: "Büyük cümleler kuracaktım, okyanuslar geçecektim. Küçük odaların oyuncak yaygaralarında çok zaman kaybettim. şimdi, kendi içimde bir ayrık otu bulmak mecburiyetindeyim. Yoksa kendimi büsbütün bu kalabalığa ait zannedebilirim…" Yolculuğa çıkarken yanına alman gerekenler-bırakman gerekenler diye iki bölümü var, böyle bir yolculuğu anlatmak niyetindeyim. Bütün yolculuklardan daha zor olanının da bu olduğunu düşünüyorum. Ve insan aslında, bu yolculuk tamamlandığında, bütün dünyayı gezmiş oluyor. </P></FONT><FONT face="Arial TUR" size=2></FONT>